28 Temmuz 2016 Perşembe

hayatın anlamı, yazamamaklar, koç burcunun salaklığı, alıntılar

Sonbahar görünümlü, rüzgarlı, kasvetli ama 32 derece sıcaklıktaki bir İstanbul'dan merhaba sevgili okurlarım. Sizlerle bugün hayatımızın anlamı üzerine konuşacağız:)))


Yok valla konuşamayacağız çünkü çok sıcak ve de başım ağrıyo.
Karar alıp uygulamama uzmanı kıraliçanız yine bir karar aldı çünkü:)))
Kahveyi azaltayım dediğim dün akşam saat 20.00 civarından beri başağrım gitmiyor neden çünkü kahve içmem lazım:)))


Twitter'da gördüm geçen gün; en zekiden en aptala burçları sıralamışlar.
Koç burcu 12 burç içinde sonuncu.
Şöyle bi kendime, hayatıma, yaptıklarıma bakıyorum da...
Haklılar valla:)

Neyse bekle sen bir filtre kahve yapıp geliyorum en azından 12 saatten fazla süre sadık kaldım kararıma yeterli bence.

O değil de bloga geri döndüm ama yazasım yok. Daha doğrusu benim gibi aklına eseni ve çalakalem yazan bir insan için bazı konularda yazmaktan imtina etmek çok yorucu.

Oysa ben kahve bırakma kararımla başlayıp, siyasete, oradan başka bir yere, oradan da bambaşka bir yerlere gitmeyi seviyorum. Hatta çalakalem görünse bile zihnimde bir kurgu, varmak istediğim bir yer oluyor çoğu zaman. Üstelik yazıya başlarkenki motivasyonum bile böyle oluyor; varmak istediğim noktayı bilerek ama gidiş yolundan bihaber başlıyorum. Yani konum belli ama kurgum belirsiz oluyor.

Şimdiki halde ise kafamda bir milyon şey var ama hepsi birbiriyle bağlantılı olduğu için yazamıyorum gönlümce. Oysa kızdığım, eleştirdiğim, dalga geçtiğim o kadar çok şey oldu ki bu son 2 haftadır yaşanan süreçte. Ama çekiniyorum, ürküyorum, kendimi bırak beni düşünen insanları üzmek istemiyorum. Ki düşün ne kadar basit, sıradan bir insanım. Şurada yazdığım 2 yazıyla mı bir yerlere bir şeylere tehdit olacağım ama korkuyorum, korkuyoruz, korkutuyorlar.

İşte bu ruh hali ile ne yazacaksın nasıl yazacaksın.

2 haftadır ulaşım beleş İstanbul'da. Demokrasiye sahip çıkan halk yol parası vermesin diye mi artık neden bilmiyorum. 20 milyonluk bir şehirde ulaşımın paralı olup olmaması bir icazet işi midir? Hadi bedava seyahat edin deyince olabiliyor mu bu işler? Eğer belediye 15 günlük bedava ulaşımın maaliyetini kaldırabiliyorsa demek ki ulaşım ücretlerini biraz daha ucuz da tutabilir sair zamanda. Yok eğer bu maliyetin altında kalkılamayacaksa gelsin 1.Ağustos'ta zamlı tarife.

Neyse cizkek arasında getirin eğeyi, ne de olsa modernsel bir eğitim gördüm, evropa özentiliğimden kolay kurtulamıyorum:))

Hayatın anlamı nedir bilmiyorum, bilen var mıdır onu da bilmiyorum ama samimiyetle arayanın mutlaka güzel şeyler bulacağına inanıyorum. Son günlerde okuduğum iki güzel yazıdan 2 güzel alıntı paylaşarak yazımı bitiriyorum.



Engin Ergönültaş





Deniz Özturhan


E madem öyle bi de şarkı da olmasın mı?

Olsun bence






26 Temmuz 2016 Salı

kendinize iyi bakın, kulaklarınıza neyinize...

Bir video paylaşmak istiyorum bugün. 
Bilenler illa ki vardır.
Ama bilmeyenler, izlemeyenler için burada dursun. 
Açıp izleyin. 
Bizim ülkemizin, insanımızın özü bu işte. 
Çok ama çok kaybettik bu özü ama tamamen yok olmadı, biliyorum, inanıyorum. 
O yüzden umudum var hala. 

25 Temmuz 2016 Pazartesi

vay arkadaş !

Vay arkadaş.
Memlekete bak.

Valla hiçbir şey yazasım yok.
Herkes yeterince konuştu, okudu, yazdı, kişisel fikrini açıkladı. 
Çoğumuzun da açıklamaya bi tarafı yemedi içimizden geçirdik. 

Lan olm ülke kaç milyonsa o kadar fikir var olan bitenle ilgili.
Muhtemel hepsi de yanlış:))

Doğrusunu da hiç öğrenemiycez gibi geliyo bana.

Sıradan vatandaşlar olarak ne yapsak ne etsek hiçbir şeye faydamız dokunmuyo, ateş olsak cürmümüz kadar bile yer yakmıyoz.

Başta kendim herkes için tek dileğim yanlış zamanda yanlış yerde olup bir saldırıda falan ölüp gitmeyelim başka da hiçbir siyasi söylemim yok artık.

Hayata katkı yapan, hayatı güzelleştiren şeylerle meşgul olalım. Hayatta, kendimizde ve birbirimizde bir fark yaratacaksak eğer, siyasetten falan geçmiyor bunun yolu; kültürden sanattan, okumaktan, yazmaktan, müzikten, spordan, üretmekten, paylaşmaktan, hayata gerçekten dokunan bir şeyler yapmaktan geçiyor.

Cumartesi günü çok güzel bir yere gittim. Tanevi Kültür Merkezi'ne.

Yaşı tutanlar ya da tarihle ilgilenenler bilir. Bir zamanlar; 1930'lu yıllarda bu ülkede ciddi bir Tan gazetesi vardı. Yıldız ve Zekeriya Sertel'in kurdukları bu gazete koyu sol görüşlü ve çok etkin bir gazeteydi, zamanın tüm iyi yazarları orada yazdı. Tabii ki güzide ülkemizin bir kültür  geleneği olarak bu gazetenin bulunduğu bina yakıldı.

Kısa bir süre önce Sertel ailesinin varislerinden birisi yakılan ve daha sonra da işhanı olan bu binayı bir kültür merkezine çevirmek için kolları sıvar. Hanın avlusunu bir sergi alanına çevirirler. Handaki dükkanları da yavaş yavaş kültür ve sanat ağırlıklı mekanlara, mağazalara dönüştürmeye başlarlar. Halihazırda Tarih Vakfı'nın bir kitap standı var. Tan gazetesinin hikayesini anlatan nefis bir daimi sergi var. Tan Vakti kafe var işletmecisi Zeynep hanımla tanışmak şart. Yalnız yaptığı nefis şeyleri yerken bir ölçünüz olsun, 8.dilim keki yememeye çalışın bize de kalsın:))) Bir su perisine benzeyen Sema Aksakal'ın seramik atölyesi var. Vizörkedisi isimli fotoğraf dükkanında, fotoğraf eğitimi alabilirsiniz, çekim yaptırabilirsiniz, stüdyonuz yoksa kiralayabilirsiniz. Ayrıca İstanbul Kuyumculuk ve Mücevher Akademisi'nde Julia Maleneva'nın mücevher tasarım ve uygulama derslerine katılabilirsiniz. Işıl ışıl bir genç kadın olan Julia yürüme engelli vatandaşlarımıza meslek edindirmek için de özel çalışmalar yapıyor.



12 hayvanlı geleneksel Türk takvimi.
Üzerinde Göktürkçe "Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu ölmek için yaratılmıştır" yazıyor.
Bitince duvar saati olacak.
Sanatçı Sema Aksakal

Kendilerine, insanlara bir şeyler katmaya çalışan, çabalayan, üreten insanlarla güzel bir gün geçirdim. O kadar iyi geldi ki. Siz de öyle yapın, kurtuluşumuz burada tekrar söylüyorum.

Yazımı, çok sevdiğim ara ara açıp izlediğim bir video ile bitirmek istiyorum.

15 Temmuz 2016 Cuma

babaanneyi nereye koyacağız?

İnsanlar korkunç.
Korkunç şeyler yapıyorlar.
Bunu da din..daha doğrusu İslam adına yaptıklarını söylüyorlar.

Yaşanan vahşet karşısında hepimiz tepki veriyoruz, üzülüyoruz, öfkeleniyoruz..bir sürü şeyler söylüyoruz yazıyoruz. Bol miktarda nefret, öfke ve İslama, İslamcılara tepki içeren kelimeler sarfediyoruz..

Cinsiyet, etnik köken, sınıf, din, dil üzerinden giderek insanlar arasındaki makası açmaya çalışanlar herhalde böyle eylemlerden sonra ellerini daha da hevesli oğuşturuyorlardır.

Ben dindar bir insan değilim. Elimden geldiğince bir insanın sahip olması gerektiğine inandığım birkaç temel değere uygun yaşamaya çalışıyorum hepsi bu.

Ancak tüm bu olaylar sonrasındaki tepkilere bakarken, kendimi karıncayı bile incitmeyen hacı babaanneye, her davranışı, her sözü bir hayat dersi olan ve aynı zamanda dünyanın en macerasever, en atraksiyon düşkünü, en iyi hikayecisi, öz kızları da dahil kimsenin hayatına karışmayan ama kendisi inandığı Allahına layık yaşamaya çalışan mütedeyyin dayıma, tanıdığım tanımadığım bir sürü temiz dindar insana karşı çok mahçup hissediyorum. Çünkü bu vahşiler karşısında hepimizin eli kolu bağlı. Ben çıkıp konuşsam ne kadar etkim olursa dayımın konuşması da ancak o kadar etki ediyor. hiçbir şeyi değiştiremiyor. Üstelik hadi diyelim bizim gibilerin zaten "ne olduğumuz belli." Ancak bu olaylara tepki veren mütedeyyin kesimin kendi cemaatleri arasında işi çok daha zor. 

Dindar ya da değil farketmez sadece iyi bir insan olmakla ilgilenenleri birleştirmeyi başaran bir güç olabilse keşke.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

biz yırttık mı sahi?

İnsanlar elele tutuşsa, birlik olsa uzansak sonsuza"

Ütopya değil mi?
Evet öyle ama her şey bugünkü kadar da korkunç olmayabilir.

Elele tutuşmasak da olur yeter ki kendimiz de dahil hepimizin şu hayatta en önce ve sadece "insan" olduğumuzu hatırlasak, unutmasak. Ona göre düşünsek, davransak ama en önce bu gerçeği en derinden bi "idrak" edebilsek.

"Sümükleri akmış, kir pas içinde altı aylık bebeklerle sokakta yatan mültecilere bakıp, "benimle ne alakası var? Ben yırttım, benim hiçbir zaman bu duruma düşme ihtimalim yok. Onlar başkaları" diye düşünüp, kafasını çeviren. Lafım sana.

Büyük bilge Feriüddin-i Attar, 114 (evet yüzondört) yaşındayken, Moğol istilası sırasında esir düşüp, esir pazarında satıldı. Unutma bunu.
(kendim, sana da söylüyorum)."

Engin Ergönültaş'tan

------

YAŞADIĞIMIZ her an, geleceğimizi belirleyen bir SINAV!
Toplum olarak da son sınavlarımızdan biri SURİYELİLER..
Bu insanlara bakarken yaşadıkları koşulları ve buna ilişkin alınması gereken insani tutumu bir yana, iktidarın Suriyeliler üzerinden elde etmeye çalıştığı çıkarları, hesapları bir yana koymak lazım. 
Biz ne zamandır süren hukuki, ahlaki, insani çöküşe duyduğumuz tepki, yükselen İŞİD tehditi ve iktidarın vicdanımıza değecek her şeyi kendine propaganda ve oy malzemesi yapması yüzünden çok endişeli ve kızgınız.
Ama bu kızgınlık sokakta gördüğümüz her gariban Suriyeli'ye - sağcı Amerikalıların Kübalı ya da Meksikalı göçmenlere duyduğu türden - bir tiksinti ve nefret olarak geri döndürülemez.
Elbette ülkemizde yaşayan bu insanların uyum ve entegrasyon süreci için, ülke vatandaşlarına zarar vermeyecek bir yöntem bulunmalı.
Bunun için ısrar etmeliyiz!
Öte yandan;
''İçimize sinmeyen politikalara karşı'' ama İNSANDAN YANA olmayı beceremezsek, bizim ne insanlığımız kalır?

Juno'dan